27 Mayıs 2010 Perşembe

"Cenab-ı Aşk'a Dair" den ağustosböceği ve karınca hakkında..

Masallar… Ah şu masallar!

Kahramanlarımızı masallardan seçeriz; hep kendileri gibi olmayı istediğimiz kahramanları. Düşmanlarımızı da hakeza! Kızdığımız, nefret ettiğimiz düşman tipini önce masallarda buluruz, sonra onları hayatın içerisinde ararız. Düşmanlarımız gibi olmak istemeyiz asla; ya kaçarız kendilerinden, ya savaşmayı seçeriz.

Kim bilmez, Pamuk Prensesi ve Yedi Cüceleri. Kaç erkek çocuk Pamuk Prensesin beyaz atlı prensi olmayı istememiş, alnından öperek uyandıracağı güzeli hayal etmemiştir acaba? Sepetinde elma taşıyan yaşlı cadıları biraz da bu yüzden sevmeyiz. Evet, yaşlanmakla cadılaşmak arasında ilişki kurmamızın nedeni, cadıların yaşlı olması değil, cadıların yaşlılar arasından seçilmesi; cadılaşanların yaşlanmayı seçmesi.

Ya şu La Fontain masalları?!

Zavallı kargalar, sadece çirkin değil, aynı zamanda aptaldırlar da. Tilkiler ise kurnaz, sinsi, uyanık ve çıkarcı.

Hadi bir şarkı söyle dostum!

Karga gaklar gaklamaz peyniri düşürür. Şarkı söylemenin bedeli, peyniri kaptırmaktır! Aldatılmak, kandırılmak. O halde şarkı söylemeyin, yoksa yiyeceğinizden olursunuz. Oysa yazar şöyle bir ders vermeyi de deneyebilirdi: Şarkımı söyledim ya keyfimce, peynirimden olduysam ne gam! Peyniri kaptırmaktan korkup şarkı söylemekten vazgeçmek yerine şarkı söylemeyi yeğleyin; varsın olsun, bu arada peyniriniz elinizden alınsın, n’olur!?

La Fontain’e böyle dersler vermek yakışmazdı; bu nedenle o, saf çocuklara akıllı olmayı öğütledi.

-Sakın açmayın ağzınızı; yoksa peynirinizden olursunuz!

Bizler de çokluk tilkiler karşısında açmadık ağzımızı; böylelikle titizlikle korumayı başardık peynirlerimizi. Peyniri kaptırmamayı, şarkı söylemeye yeğledik hayatımız boyunca. Bilemedik ki o bed sesimizle şarkı söylemeyi göze almadıkça/alamadıkça, peynire sahip olmanın bir anlamı kalmayacaktı hayatımızda. Aldatılmamak için, ne çağırdık, ne çığırdık, sadece sessiz sessiz peynir temin etmekle uğraştık; bütün vaktimizi temin ettiğimiz o peynirleri korumakla geçirdik.

Hani bilirsiniz, La Fontain bir de karınca ile ağustosböceğinin hikayesini anlatır: Ağustosböceği bütün yaz boyunca aylak aylak gezer, şarkılar söyler, saz çalar. Kış geldiğindeyse aç kalır, yiyecek bir şey bulamaz. Böylece aylaklığının cezasını çeker. Çünkü çalışmamıştır, yarınını düşünmemiş, biriktirmemiştir. Kış geldiğinde sepeti boştur; açlıktan ve soğuktan ölür öylece.

Karınca ise şöminenin karşısında ayaklarını uzatmış sıcacık evinde keyif çatmaktadır bu esnada. Kileri ağzına kadar doludur. Çuval çuval buğdaylar, nohutlar, teneke teneke yağlar yığılmıştır bir kenara. Yaz boyunca çalışmış, kazanmış ve biriktirip bir kenara istif etmiştir bütün varını yoğunu.

Ağustosböceği… hesabını bilmeyen, yarınını hesaplamayan adam… keyfine düşkün, havai, tam bir ser-seri…

Karınca ise aksine tam bir hesab adamı… mazbut, çalışkan, disiplinli, ne istediğini, nereye gittiğini bilen, asla maceradan hoşlanmayan biri… akıllı ve uyanık…

O gelmiyesice ‘yarın’ gelir; çünkü ‘kış’ gelmiştir artık. Dışarıda kar vardır, yağmur vardır, fırtına vardır ve fakat yiyecek yoktur! Bizim aklı bir karış havada olan o tembel ve havai ağustosböceğimiz şimdi açtır, üstelik soğuktan da donmak üzeredir. Bir kere namerde muhtaç olmuştur ya. çaresiz gider karıncanın kapısını çalıp kendisinden biraz yiyecek ister. Karınca da bütün insafsızlığıyla kapıyı yüzüne kapatır.

-“Hadi yürü buradan” der; “daha önce aklın neredeydi? Bunu yazın aylak aylak gezip şarkı söylerken düşünseydin!”

Ağustosböceği de tıpkı karga gibi şarkı söylemenin cezasını çeker. Biri peynirini kaptırmıştır şarkı söylemek uğruna, diğeri bir peynir sahibi bile olamamıştır hayatı boyunca. İlkinde tilki kargayı kandırıp peynirini alır; ikincisinde ağustosböceği karıncadan zırnık bile almayı başaramaz.

Bu nedenle ağustosböceğinin hikayesi çok daha trajiktir. Belki karganın haline gülersiniz, ”o da aklını kullansaydı” filan dersiniz; lakin ağustosböceğinin haline bu toprakların vicdan sahibi çocukları gülemez; ”oh olsun” diyemez; içinde bir burukluk duyar çokluk. Acımaktan da öte bir şeydir bu.

Masallar… Ah şu masallar!!

Bazıları ne de amaçsız; ne de vicdansız! La Fontain’in karıncaları bu yüzden çok insafsız. Fakirlerin yüzüne kapıyı kapatan, ”kıskanma ne olur, çalış senin de olur” diyen bu karınca sürüsüne özenecek olanların, ağustosböceğinin gerçek trajedisinin yanında La Fontain’in yakıştırmalarının ne denli sakil kaldığını görmelerini isterim.

İşte bu nedenle bu trajediyi bir de Halikarnas Balıkçısı’nın dilinden okumanızı öneririm:

Ağustosböceği yaza doğru yumurtadan bir kurt olarak çıkar, sonra kanatlı bir böcek olur. Gebe kalan dişi böcek, tohumla dolu yumurtalıklarını ısıtmak zorundadır. Güneşli bir dala kancalı ayaklarını takarak sımsıkı yapışır. Ağustosböceği kuş gibi ötmez. Sırtında bir sürü halkaları vardır; onları –akıldan öte bir zevk ve vahşi bir inatla- sürter durur. Vırık vırık edişi, hayatın nabız atışıdır. Bu sürtüş neticesinde olağanüstü bir sıcaklık olur; ve annenin hemen hemen yanması pahasına yumurtalıktaki tohumlar olgunlaşır. Derken günler kısalır, havalar soğur. İşte o zaman karnı çatlamış, ipince zar kabuğu halinde kalmış bir böcek kabuğu görürsünüz; ağaca takılı kalmıştır. Kış rüzgarları, o ince kabuğu, yüreklerin acıyla cız etmesi gibi, yoksul ve acıklı öttürür. Kış gelince, güneşli dünyadan göçüp gitmiş olan ağustosböceği ortada yoktur ki namerde muhtaç olarak karıncaya avuç açıp dilensin. Ağustosböceği (güya havai adamı hayatın) nisbi bir ahlak kaidesi değildir. Korkunç, insafsız, acı bir yaratma olayını temsil eder. Zavallı ağıstosböceği ‘yaratmak’ için kendisini feda eder.

Yaratmanın acısını çekmemiş olanlar ağustosböceğinin trajedisini anlayamazlar! Bu nedenle onlar La Fontan’in masallarıyla kendilerini avutup dururular.

Şahsen, şarkı söylediği için ölenlere değil, bir şarkı bile söyleyemeden ölenlere acırım; dahası, karıncanın temkinliliği yerine ağustosböceğinin ser-seriliğini yeğlerim. Karınca yaşamak için bir çöp parçasını bile esirgerken; ağustosböceği hayatını feda eder yaratmak için!

O halde ne çekiniyorsun dostum, hadi bir şarkı da sen söyle!

Dücane Cündioğlu - Cenab-ı Aşk’a Dair

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder